Niyazi Kara'nın ilk köşe yazısı...

DİKKAT ETTİNİZ Mİ?

Bazı insanlar vardır her sohbetinde size yeni ufuklar açan. Muhabbet sonrası dimağınızda kalan lezzetin tadını çıkarırken akışın içinde farkına varamadığınız lezzetleri de keşfedersiniz. Çoğu zaman birkaç temel cümleye takılı kalır zihnimiz. Geriye kalan kısım hiç olmamış, hiç konuşulmamış gibi olsa da öyle bir an gelir ki o sohbette başka can alıcı şeylerin de konuşulduğunu fark edersiniz. Bu durum açık bir zihnin olup biteni kayıt altına aldığını ve fakat her şeyi anında çözemediğinin bir göstergesi sayılabilir. Bir şeyi duymuş, öğrenmiş olmanız bütünüyle anladığınız anlamına gelmez. Bugün bir bilgiyi öğrenmiş olmakla onu zihinde  işlem basamaklarından geçirmenin yolculuğunu anlatan stratejiler hakkında –ilgililerine- epeyce kaynak vardır. İşin bu yönü başlı başına -özellikle eğitimde- birçok disiplini içinde barındırır.

Elinizdeki veya evinizin bir köşesinde oluşmuş kütüphanenizdeki kitapların da sizler için sohbet yoldaşı olduğunu hiç düşündünüz mü? Aklıma gelen sözü yazmalıyım: ”İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.” (Rene Descartes) Biriyle yapılan sohbeti hatırlayıp içindeki güzellikleri yeniden fark etmeye eşdeğer bir durum kitaplar için de geçerlidir. Yeniden okuduğunuzda yeni anlamların kendini size açık ettiğini tecrübe etmeyeniniz yoktur. Kendi adıma bunun neden böyle olduğunu yani ilk okumada gözden kaçan anlam derinliklerinin kendini sonradan göstermesinin nedenini düşündüğümde bir çıkış kapısı buldum. “Sorun kitapta değil, bendeydi.” Nasıl mı? Basit: Bendeki bilgi birikimi ya da bir başka adıyla anlatılanı anlamak adına hazır bulunuşluluk yeterli olmadığı için fark edememişim. Ne zaman ki  bu duruma dair eksik giderilmiş, işte o zaman gölgede kalan anlam üzerindeki perdeyi kaldırmıştır.

Bunca izahatın sebebi daha önce de okuduğum kısa bir yazıyı yeniden okuma sonucu farkına vardığım bir durum. Bugünlerin ifadesi ile “bir aydınlanma yaşama hali” diyebilirim. Bir şeyi içindeki saklısıyla birlikte anlamaktır esas olan. Yazıda Kurtuluş Savaşı sonrası İstanbul’a dönerken Atatürk ile kitaplarını taşıması için görevli kimse arasında geçiyor. Atatürk, kitapların taşınma işlemi için cephane sandığı getirtiyor, bu duruma şaşıran görevliye: “Şaşırma, şaşırma, biz bu sandıklarla savaşı kazandık ama o savaş bitti bundan sonra asıl savaş başlıyor” diyor ve ekliyor. “Bu savaş ilim ve kültür savaşıdır ve bunun cephanesi de kitaplardır, okumaktır.” Bu sözleri okuyunca durakladım. Bu ifadeler yüzyıllar öncesinde yine söylenmiş gibi geldi bana. Konu bu kez “insanın kendini bilmesi” ile ilgiliydi. Bilen çözdü.

Taş Değirmeden Buğday Öğüten Kadınlar Gündem Oldu! Taş Değirmeden Buğday Öğüten Kadınlar Gündem Oldu!

Ve aydınlanma devam ediyor: Her iki ağızda aynı şeyi söylüyordu. Anlıyorum ki sonraki öncekini çok iyi biliyordu. Tersi düşünülemez. Maksat da bir karşılaştırma yapmak değil zaten. Mesele, hakikati dillendirmede ortak söyleyiş değil midir? İşin özü: Oku!

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem. Kimi insanlar karşılarında bulunan insanları sadece dinleme düzeyinde tutar. O anlatır, herkes dinlesin ister. Çok uzun süren konuşmaların hiçbir yerinde “Oku! Okuyun!” ifadesi geçmez. İşte tam da burada kendi kendime bir söz daha verdim. Dinlediğim bir konuşmada bu tür bir yönlendirme yoksa artık anlatılanlara şüpheyle bakmalıyım.

Hiç dikkat ettiniz mi, neden okuyun demezler?

Not: Kahramanmaraş Kültür Kitap Fuarı açılıyor. Lütfen okuyun!

Muhabbetle..